Black Star – 2021

“Apriori olan doğallıktan, yapay olan beşeriliğe doğru yol kat ederken kendisini doğadan ayırarak izole etmeye çalışan insanlık; insani olanı vahşi olanla yanlış bir şekilde harmanladığı andan itibaren sorunlar baş göstermeye başladı. Çoğunluğun, her iki tarafın da olumsuz özelliklerini gösteren bir yapıya bürünmesi sonucu, kendi kendisini yok eden, hırslı ve açgözlü bir bencillik ortaya çıktı. Gelişen teknoloji, kapitalist düzen ile bir olup büyük bir canavara dönüşerek, dünyanın tüm kaynaklarını yutmaya başladı. Risk toplumunun, yok olmak için artık büyük savaşlara ya da salgın hastalıklara ihtiyacı yoktu. Hızla artan ve fakirleşen nüfus ile nüfusun artan arz-talepleri daha ucuz üretim ihtiyacı doğururken, popülist politikacıların, büyük şirketlerin işine gelen post-truth anlatılarıyla birlikte doğa yeniden hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde harap edilmeye başlandı. Oysaki doğal yapının bu kontrolsüz yok edilişi beşeri yapıyı da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya getirecekti.”

Can Sarıçoban, 8. Solo sergisi Black Star’da, üç ana renk filtre ile art arda çektiği fotoğrafları bir araya getirerek; kendi içlerinde net olan, ancak üst üste bindiklerinde flu bir yapıyı ortaya çıkaran eserleriyle, birlikte var olabilen ya da birlikte yok olacak olan doğa ve insanın sorunlu ve zaruri ilişkisini inceliyor.

 

New Wave – 2020

“19. yüzyılın sembolleri olan yetişkinlik, ciddiyet ve rasyonalizm yerini sonsuz çocukluğa bırakıp; göçebe, kabileci ve hazcı içgüdülerimiz canlanmaya başladığından beri çok şey değişti. Herkesin kendi doğrularını seçtiği, bu yüzden hakikatin önemsizleştiği bu postmodernist geçişin sonlarına yaklaşırken tüm insanlığı derinden sarsan ve sosyal izolasyonu yücelten bir pandemiyle birlikte ortaya çıkan anlam krizi, akıl sağlığı krizi ve ilişki krizi bu evrimi daha da güçlendirdi.

Kutuplaştırmalar sonucu benzer kabullerin içe kapalı, izole bir yapı oluşturarak ‘öteki’ ile mesafeleri iyice arttırması (kabilecilik), siyasi sınırları yok sayan tüm ana karaya ait hissetme hali -ya da hiçbir yere ait hissedememe hali- (göçebelik) ve ölüm bilincinin artmasıyla anlamsızlaşan gelecekten çok anın yücelmesi (hazcılık), değişmekte olan yeni zihinlerin evrimini çabuklaştırdı.

Hakikatin önemsizleşmesiyle kutsalların da anlamsızlaşması ve mahremin tamamen ortadan kalkıyor oluşu, bunların yerine yukarıdan dayatılan sansürlerin denenmesine yol açtı. Bu sansürlerin de önemsizleşerek ortadan kalkacağı; herkesin ve her şeyin daha da çıplaklaşacağı bu süreçte, modernizm parantezini tamamen kapatıp yeni bir parantez açan toplumun, çatışmalarını ve varoluşsal sorunlarını nasıl çözüp, neye dönüşeceği, dolayısıyla yeni normalinin ne olacağı, bu yeni parantezdeki olgunun pik noktasına gelmesiyle birlikte tam anlamıyla ortaya çıkmış olacak.”

Can Sarıçoban 7. kişisel sergisi New Wave’de postmodern imgeler kullanarak mahrem hayat karelerini işlerken, yeni normal ve sansür üzerine de çeşitli sorular soruyor. Her bir fotoğrafın ters-ayna görüntülerini ve farklı renk kanallarını bir araya getirdiği bir teknik kullanarak bir tür yapı bozumu gerçekleştiriyor. Fotoğraflarda oluşan bu yapı bozumu sayesinde, görüntünün kendi kendisini sakladığı, kafa karıştırıcı ve tartışmalı bir tür sansür sistemi açığa çıkıyor.

 

Let’s Dance – 2019

“Dünya’ya yeni gelmiş bir insan ilk olarak evrenin üç boyutlu olduğunu algılar ve onu keşfe çıkar. Üç boyutlu evrende keşfettiği her yeni şeyin, her zaman aşağı yukarı yerli yerinde duracağını, olduğu gibi, olması gerektiği gibi devam edeceğini zanneder. Ancak bir süre sonra evreninde ufak değişimlerin meydana geldiğini fark etmeye başlayacaktır. Bu belli belirsiz değişimler sonucu üç boyutlu olduğunu düşündüğü evrenindeki kimi ayrıntılarda farklılaşmalar meydana gelmiştir. Bu şekilde dördüncü boyutla yani zamanla tanışan insan; bu ayrıntılardaki değişimlerin üst üste binerek git gide daha büyük değişimler meydana getirmiş olduğunu fark eder. Dördüncü boyutta yol aldıkça, durdurulması mümkün olmayan bu devinimin kendisinde ve çevresinde yol açtığı sonuçları şaşkınlıkla izler. İşte bu değişimlerden oluşan dördüncü boyut, minik farkların üst üste binmesiyle oluşan yüksek, yüce uçurumları andırır. Zaman geçtikçe, geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki bu uçurum artık baş döndürücü olmaya başlar. Hatta zamanın inatçı akışkanlığı sonucu şimdiki zamanın varlığı da sorgulanır hale gelir ve Herakleitos’un dediği gibi her şeyin bir değişimden ibaret olduğu zihinde kanıtlanır…”

Can Sarıçoban; 6. solo sergisi “Let’s Dance”te direk dansındaki devinimi, koreografilerin değişerek devam edişini, yarattığı hipnotik ve baş döndürücü etkiyi postmodern öğeler vasıtasıyla kullanarak dördüncü boyut ile aramızdaki ilişkiye atıfta bulunuyor. Dansın farklı anlarından oluşan üç farklı kareyi üst üste bindirerek oluşturduğu çalışmalarında, her bir eserdeki farklı katmanlar için hem tarihi geçmiş filmli analog fotoğraf makinesi hem de dijital fotoğraf makinesinden yararlanıyor. Ortaya çıkan çok biçimli yapılar, zamanın yarattığı rastlantısal deformasyon sürecini dolayısıyla bir tür yapıbozumu gösterirken aynı zamanda bu antiformların yarattığı karmaşa belirsizlik sürecini destekliyor.

 

Deranged – 2018

Modernizm, modernizm sonrası toplum, postmodern toplum, bilgi toplumu, risk toplumu… Aslında hepsinin iç içe geçtiği ve aralardaki sınırların tam olarak belirlenemediği bir dönemde olabiliriz. Herkes kendi dönemini ya da dönemlerini kendi alanında yaşamaktadır. Alan; bu alana ait genel davranış şekillerini yani habitus’u, habitus ise alanı şekillendirir. Ontolojik olarak bu kavramlar büyük ölçüde birbirini besler. Bordieu’nun deyişiyle her bireyin kendi toplumsallaşma süreci boyunca kendi bedeninde içselleştirdiği nesnel varoluş koşulları, o birey için kalıcı ve aktarılabilir habitus’u oluşturur. Toplumsal dönemlerin iç içe geçtiği bu yeni dönemde alan ve habitus kavramlarının da belirgin sınırları kalmamış her bireyin farklı alanlarının olabildiği ve her alana dair farklı habituslar oluşturabildiği gözlemlenmektedir. Peki bu farklı alanlardaki farklı kişilikleri bireyin varoluşunu nasıl etkiler? Yaşayış biçiminin temelinde sağlam dayanakları olan ve kendini gerçekleştirmiş bir birey olmak ne kadar mümkündür? Bu şartlar altında; aslında kendini gerçekleştiremeyen bireyin, ‘kendini gerçekleştirdiği ve onaylandığı’ illüzyonuna kapılması onun için en kolay çıkış noktası olacaktır.
Günümüzde sosyal mecralar bu illüzyonun en kolay sağlanabildiği alanlardan biridir. Yeni toplumun bu geçici onaylanma ve anlık tatmin arzusunun, ilişkilerdeki ve cinsellikteki karşılığı da ortaya çıkmıştır. Cinsellik de artık daha kolay erişilebilen fakat kişiye tamamlanmış olma gerçekliğini getiremeyen bir kaçış durumuna gelmiş olabilir… Bireylerin; her şeye, her geçen gün daha kolay ulaşabilmesi ve her ihtimali deneyimleyebilmesi, düzensizliği artırarak entropi ilkeleri ışığında bir normalleşme midir, yoksa bu geri dönülmez dağınıklığın sonucu birey kavramı ontolojik açıdan yok olma tehditiyle mi karşı karşıyadır?

Can Sarıçoban’ın 5. solo sergisi olan ‘Deranged’ kelime anlamı olarak karmaşayı, karışmışlığı, dengesizliği, stabil olmamayı, bozukluğu ve hatta deliliği (mentally deranged) ifade eder. Sanatçı bu çalışmasında, alışılmış işlerinin tam aksine ilk kez uzun pozlama-ışık ile boyama tekniğini kullanarak, parlak, neon renkli, hareketli, uyarıcı ve keskinlikten uzak imgeler elde ederken bunu “Sakinliğin ve melankolinin sessizliğini bozan bir tür tepki; hatta bir tür cinnet hali” olarak dile getiriyor.

 

Bardaki Yabancı – 2017

Modernizm ile birlikte artan endüstrileşme ve kentleşme sonucunda yalıtılmış ve pasifleşmiş insanlardan oluşan bir toplumun temelleri atılmıştır. Post-modernizm ile zirveye çıkan toplumdaki yabancılaşma ve yalnızlaşma, kitleleri stabil olarak bir arada tutmak amacıyla yaratılan ‘endüstriyel kültür’ ile paralel olarak yükselmiştir. Gelişen teknolojiyle birlikte, endüstriyel kültür simülasyonuna yeni -yardımcı- bir alan olarak ‘sosyal medya’nın da eklenmesiyle sanal ile gerçek arasındaki fark iyice bulanıklaşmıştır. Belki de durum Adorno’nun uyarılarının da ötesine geçmiştir.

Anı yaşamaktan çok “-mış gibi yaşamak” ve bunu “-mış gibi göstermek” daha önemli hale gelmiştir. Peki bu simülasyon toplumdaki bireylerin ne kadar derinlerine işleyebilme gücüne sahip olabilir? Anlamsızlaşma hissi ve zihnin hiç peşini bırakmayan gerçeklik içgüdüsü ile baş edebilmek ne kadar mümkün olmuştur? ‘Bardaki Yabancı’ isimli serisiyle Can Sarıçoban hem bu soruları kendi perspektifinde yorumlayarak sormuş hem de gerçeklik algısını yeniden gözden geçirmek istemiştir.

 

Le Backstage – 2016

Yaklaşık 3 sene boyunca profesyonel olarak fotoğrafçılık yaptığı Paris moda haftasının farklı sahne arkalarından elde ettiği karelerle alışılmışın dışında bir bakış açısı sunan sanatçı bu çalışmasında bir yandan tüm bu şatafatın kenarından köşesinden bize ipucusunu verirken diğer yandan zaman zaman soyuta kaçan kareleriyle, oynanan rollerin ve hatta moda olgusunun gerçekliğini sorgular pozisyonda durmayı tercih ediyor. Serginin adını aldığı franglais bir sözcük olan ‘Le Backstage’ kelimesinin eğreti duruşu da bunu destekler nitelikte.

Fotoğraf sanatıyla yaklaşık 10 senedir ilgilendiğini dile getiren Can Sarıçoban çalışmaları üzerine şunları söylüyor;

“Bir eser, gözlemci ile ilişki kurduğunda gözlemcide oluşturduğu duygular ne kadar güçlü ise o eser o kadar gerçektir. Bir fotoğraf sanatçısı da eserinde vermek istediği duyguyu vizörden aramalı, görebilene dek beklemelidir. Bazen saniyeler, bazen dakikalar, bazen çok daha uzun zaman alabilen bu süreç bir tür sıcak-soğuk oyununa benzer. Ancak doğru anda denklanşöre basılabilmişse işte o zaman bir tür büyü devreye girer ve ‘gerçek’ bir eser ortaya çıkar. Burkard Waldis’in şu sözü gelir burada akla: Sanattaki gerçeğin sırrına ulaşmak, öz varlığı, ilahi varlığa bırakmaktır.” Henüz bu yolda yeni ve başlarda olduğumu biliyorum ama en azından birkaç ufak da olsa adım attım, bu belki de hayat boyu sürecek bir kendini ve tanıma serüveni olacak.”

 

Le Paysage De La Solitude – 2013

‘Le Paysage de la Solitude’, ilk olarak 2013 yılında Paris’te, Galerie B&B’de sergilenmiş olup Can Sarıçoban’ın ilk solo sergisidir.

Can Sarıçoban’ın fotoğraf çalışmalarının ilk dönemine ait, Paris ve çevre banliyölerdeki parklarda geçen bu serilerde sanatçının Paris yıllarına dair izlere ulaşmak mümkün.

“Şehir, kimi zaman gözüme her bir noktası keşfedilmeyi bekleyen büyülü bir sanat galerisi gibi görünür, kimi zamansa soğuk bir yalnızlık ve yabancılaşma hissi peşimi bırakmaz ve içimde çok kuvvetli bir gözden kaybolma isteği uyanırdı. İşte böyle zamanlarda kendimi ucu bucağı olmayan parklarda bulur, şehrin kaosundan bir kaçış arardım.”

 

Au Bord De La Karadeniz – 2014

“Au bord de Karadeniz” est la deuxième exposition personnelle de Can Sarıçoban qui contient les paysages de la Mer Noire au bord du nord-est Turquie. Les plateau et les montagnes de la région mer noire nous fournit une univers différente et intéressante pour la photographie de paysages. C’est un cosmos assez isolé pour sentir bien la solitude du humain et interroger la vie. Un cosmos loin, humides où les nouages sont de sous et par fois le brouillard limite la visibilité jusqu’à quelque mètre.

‘Karadeniz’ est un mot composé de Kara (Noire) et Deniz (Mer) en turc qui ne définit pas seulement la mer noire mais aussi la région centre-nord et nord-est de la Turquie. La région de la mer Noire est une des sept régions de Turquie et regroupe la presque totalité des provinces jouxtant la mer Noire. C’est une région avec plusieurs montagnes et plateaux où des gens sont adaptés bien aux conditions de la nature. La côte de la mer Noire reçoit la plus grande quantité de précipitations et est la seule région de la Turquie qui reçoit des pluies toute l’année.